Nasılsın Antakya?
Nasılsın Antakya?
Türkiye’de başta Suriye olmak üzere farklı birçok Arap lehçesinin konuşulduğuna alıştık artık. Yedi yıl önce İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bir arkadaşımla kafede oturuyorduk. Konuştuğu Suriye lehçesi hem çok farklı hem de ilginçti. Araya Türkçe kelimeler de kattığı eski Suriye lehçesiyle konuşuyordu. Ortak bir arkadaşımız sayesinde orada tanışmıştık. Daha yeni tanışmamıza rağmen beni Antakya’ya davet etti. O gün aslen Türk olmayıp Arap olduğunu vurgulayışı hâlâ aklımda. Anasının dilini -ona göre anadili değildi ki ileride bu konuda fikir ayrılığına düşecektik- kullanarak kimliğini ispatlamaya çalışıyordu.
Uçaktan baktığımda Antakya’nın İstanbul’dan farklı olduğu barizdi. Başka bir iklime ait bir şehir gibi görünüyordu. Göz kamaştırıcı bir doğanın içerisindeydi. Ancak, İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Adana gibi özenli bir kentleşme yoktu. Bir şehirden çok Beyrut’un dış semtlerini andırıyordu. Kocaman bir dağın üzerinde asılı duran kadim bir şehirdi burası, evleri devasa bir mozaik gibi dağdan aşağı sarkıyordu.
Otobüs, suyu çekilen Asi Nehri üzerindeki Cumhuriyet meydanında durdu. Şehri ikiye ayıran bu nehir halkı da iki tabakaya ayırıyordu. Arkadaşım beni karşılamaya gelmişti. Kadıköy’de ilk buluştuğumuzda bahsettiği kültür kafenin nerede olduğunu sordum hemen. Gururla gülümseyerek “Ehliddar Kafe’yi mi kastediyorsun?” dedi.
Sonra birden yolun ortasında durup Feyruz’un Ya ehleddar şarkısını Arapça Antakya lehçesiyle söylemeye başladı. Bunu yolun ortasında yapan Arap bir arkadaşım olsa itici bulabilirdim ama o yapınca hoşuma gitmişti. Türkiye’nin güneyinde bir şehirde bir kafeye Arap şarkıcı Feyruz’un şarkısının isminin verilme hikâyesini anlatınca hayretler içinde kaldım. Yönetmen ve tiyatro oyuncusu olan arkadaşımı Arap asıllı olduğu için Arap kültürüne vakıf sanıyordum. Fakat Antakya’da hemen herkesin onun gibi olduğunu sonradan anladım. Tanıştığım insanlar bana Feyruz’un, Ziyad Rahbani’nin, Ğassan Kenafani’nin ve Filistin Halk Cephesi’nin diyarından gelmiş biri olarak yaklaşıyordu. Onların hayallerindeki Arap dünyası imajını yıkamazdım. Buradaki insanlar düğün, taziye gibi özel günlerde Arap kimliğini ortaya koymaya çalışıyordu. Yaşlılar akşam toplanıp Ğavvar Toşe filmleri izliyordu. Antakya’da insanları gösterilerde değil de arabalarında ya da kahve içerken Julya Butrus’un Veyn el-melayin şarkısını dinlerken görebilirdiniz.
Nihayet Ehliddar Kafe’ye gelmiştik. Burası tarihi Şam evlerine benziyordu. Arkadaşım kakuleli bir kahve sipariş etti. Bu kahve İstanbul’da bilinmezdi. Kafenin Ermeni bir aileye ait eski bir ev olduğunu ve 300 yıllık olduğunu anlattı. Kafede tanıştığım herkes beni soru yağmuruna tutmaya başlamıştı. Başta Filistin olmak üzere Arap ülkeleri hakkında sorular sordular. Bir hafta kalmayı düşündüğüm, Akdeniz’le dağlar arasında unutulmuş bu şehre tutkuyla bağlanmıştım. Uzun Çarşı’daki envaiçeşit baharat kokularının bağımlısı olmuştum. Ehliddar Kafe’nin sıkı müdavimiydim artık; her sabah buraya gelip öğleye kadar çalan Feyruz şarkıları eşliğinde kakuleli kahvemi yudumluyordum.
Bir hafta geçirmek için geldiğim bu şehirde altı ay kaldım. Bu süreçte hükümetlerin her şehre aynı önemi vermediğini gözlemledim. Antakya’da karşılaştığım İtalyan arkadaşımın sözünü hiç unutmuyorum. Bir gün kurumuş Asi Nehri’nin kenarında yürüyorduk. Nehir o kadar kötü kokuyordu ki eliyle burnunu kapatıyordu.
“Oryantalistlerin güzelliğini tasvir etmek için yarıştığı Asi Nehri bu mu?” dedi.
Şehirdeki her şeye duyduğum ilgi karmaşık bir hal almıştı. Tam olarak sebebini bilmiyordum ama bu şehri büyük bir tutkuyla sevmiştim: tarihini, etnik, dinî ve kültürel çeşitliliğini. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri de Antakya’nın Vakıflı Köyüydü. Burası Türkiye’deki tek Ermeni köyüydü. Köyde sadece yaşlılar vardı, hepsinin çocukları Avrupa’ya göçmüştü. Bu sakin küçük köy daha çok bir huzur evini andırıyordu. Köyde bir kilise vardı. Yaşlı köylüler ürettikleri zeytinyağı, zahter ve şarabı sağlı sollu küçük dükkanlarda satıyordu.
Antakyalıların anlattığı efsaneleri de çok sevmiştim. Bunlardan biri, tarihte ilk kez aydınlatılan Affan Caddesi hakkındaydı. Diğeri Aziz Petrus Kilisesi ve bu azizin mağarada verdiği vaazdı. Hazreti Ali hakkında anlatılan efsaneleri, Habib-i Neccar Camisini sevmiştim. Antakyalılar bu zatın Kuran’da anlatılan “şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi” [Yasin, 20] kişi olduğuna inanıyordu. Şehrin Suriye sınırındaki ihmal edilmiş eski harabe binaları sevdim. 1939’da Türkiye’ye katılan şehrin sınırdaki Arap köylerinin sadece isimleri Türk isimleriyle değiştirilmişti.
Birkaç aylığına İstanbul’a gittikten sonra Antakya’ya döndüm. Bu defa bir buçuk yıl burada kaldım. Bu süreçte şehre daha çok bağlanmıştım. Ehliddar Tiyatro Grubuyla köyleri dolaşarak Antakya lehçesiyle Arapça sergilediği oyunları seyrettim. Bu oyunlar Türkiye’nin güneyindeki Arap kimliğini korumayı merkezine alan monodramalardı. Evlerini bana açan Antakyalılarla daha fazla haşır neşir olmaya başlamıştım. Antakya’dan evlendikten sonra burayla alakam daha da arttı çünkü şehrin damadı olmuştum. Buraya geldiğim ilk günlerdeki izlenimim hiç değişmemiş zamanla daha da derinleşmişti. Burada insanlar birbirine çok düşkündü. Antakyalı arkadaşım bu durumu, halkın kendilerini unutulmuş ya da hiçe sayılmış bir şehrin insanları gibi hissetmelerine bağlamıştı. Antakya’da yaşlılar sadece Arapça bilirken torunları yalnızca Türkçe biliyordu. İki kuşak da geçmişte başlarına gelenin “tarihî bir haksızlık” olduğunda ve şu anda şehirlerinin ihmal edildiğinde hemfikirdi.
Yaşlılar, resmî ya da gayri resmî kurumlarda Arapça konuşmanın yasak olduğu eski zamanları anlatıyordu. Arapça şarkı söylenen düğünlere polislerin gelerek törene son verdiğine dair pek çok hikâye vardı. Tiyatrocu arkadaşım bu durumun doksanlı yıllara kadar sürdüğünü ifade etti. Bu arkadaşımın anlattığı bir anısını asla unutamam. Siyasetçi kimliği sebebiyle doksanlı yılların ortasında cezaevine atılmıştı. Ziyaretine gelen annesi Türkçe konuşamıyormuş. Arapça konuşmak yasak olduğu için kadıncağız on dakikalık ziyaret süreci boyunca tek bildiği “nasılsın?” ifadesini tekrar edip durmuş. Onlarca kez tekrarlanan “nasılsın?” ifadesi. Kuşkusuz bu ifadenin her biri ana oğul için başka bir anlama geliyordu.
Arkadaşımın haksızlığa uğradıklarına dair hissiyatında yanılmış olmasını dilerdim. Ancak, Türkiye’yi vuran son deprem felaketi gösterdi ki Antakya afetlerde de unutulan bir şehirdi. Depremin ne kadar şiddetli ve yıkıcı olduğunu ve Türkiye’nin güney doğusunun tamamını vurduğunu elbette biliyorum. Mevsim koşulları kurtarma ekiplerinin ve yardımların yıkılan şehirlere geç ulaşmasına yol açtı. Ancak, Antakyalılar deprem meydana geldikten sonraki güne kadar bekledi. Arkadaşımın “Antakya Türkiye’de üçüncü sınıf bir şehirdir.” sözü teyit edildi adeta. Arkadaşım beni telefonla arayıp yıkılan evler arasında dolaştığını, enkazın altından feryatlar işittiğini ama elinden hiçbir şey gelmediğini söylediğinde duyduklarıma inanamadım. Sonra televizyonda bir sunucunun da şehirdeki manzarayı arkadaşım gibi tasvir ettiğini ve yardımların gecikmesinden şikayetçi olduğunu gördüm.
Enkaz altında yardım çığlığı atanlardan biri de eşimin lise öğretmeniydi. Hocası kendisiyle hususi olarak ilgilenmiş, onu Türk dili ve Edebiyatı bölümünü okumaya yönlendirmiş ve Arapça öğrenmesini teşvik etmişti. Hocasının öğütleri sayesinde eşim şu an Arapça-Türkçe dil çiftinde çeviriler yapan bir çevirmen oldu. Hocası, enkaz altındayken ailesini ve arkadaşlarını arayıp kendisini kurtarmalarını istemişti ama kimse depremin ikinci günü boyunca bir şey yapamadı. Kurtarma ekipleri ancak üçüncü gün enkazda çalışmaya başladı. Nihayet cenazesini çıkararak dışarıda bekleyen ailesine ve öğrencilerine teslim ettiler.
Bazen çok sıradan gibi görünen şeyler hakkında pek düşünmüyoruz. Örneğin mahalle mefhumu son derece sıradan olmasına rağmen böyle zor zamanlarda çok farklı bir boyut kazanabiliyor. Eşim haberleri izlerken binalarının çoğu yıkılan mahallesini gördüğünde şöyle dedi: “Bu mahalle yeniden inşa edilmeyecek. Yeşillik satan köylü kadını, kasabı, fırıncıyı bir daha asla göremeyeceğiz. Buraya zenginlerin oturacağı, özel güvenliği olan, modern bir site inşa edecekler ve burası gelecek seçimleri kazanan siyasi partinin övünç kaynağı olacak.”
Arkadaşım telefonda Antakya’daki evini kaybettiğini söylediğinde Ehliddar Kafe’sinin ve tiyatro grubunun akıbetini sormaya dilim varmadı. Şimdi önümüzdeki yaz Evvel Temmuz/Hasat ve Bereket Bayramında sahilde arkadaşımı Ziyad Rabhani’nin “Ana mosh Kafer” şarkısını söylerken dinleyeceğim günü hayal ediyorum.
Türkiye’de ikamet eden Mısırlı bir şair ve çevirmen
Çevirmen: Elif Hoca

Bir yanıt yazın